BİR VİCDANIN İHRACI: SOKAKTAKİ TACİZE “DUR” DEMENİN BEDELİ BU MU?
Bugün size bir "suç" dosyasından değil, bir haysiyet sınavından bahsetmek istiyorum. Hukuk metinlerinin soğuk maddeleri arasına sıkışmış, ama sokağın sıcak vicdanını cayır cayır yakan bir adaletsizlik hikâyesinden...
Olay çok net, bir o kadar da acı: Bir astsubayımız, sahil kenarında bir genç kızın taciz edildiğini görüyor. Üzerinde üniforması yok, elinde nöbet çizelgesi yok. Ama ruhunda, yemin ederken içine işlediği o kadim düstur var:
Vatandaşı korumak.
Müdahale ediyor, uyarıyor. Peki, karşılığında ne alıyor? On kişilik bir grubun palalı, sopalı, bıçaklı saldırısı... Kırılan bir kol, bir aracın altında ezilme girişimi ve can havliyle yapılan bir savunma. Kendi hayatını ve o genç kızı kurtarmak için saldırganların aracının lastiğine ateş açıyor.
Buraya kadar her şey bir kahramanlık hikâyesi gibi tınlıyor, değil mi? Ama hikâyenin devamı, toplum olarak adalet duygumuzun kimyasını bozuyor.
Mağdurun Sanık, Saldırganın Tanık Olduğu Düzen
Bu askerimiz tam 13 ay hapis yattı. Yetmedi; onuruyla taşıdığı, ekmeğini kazandığı astsubaylık mesleğinden ihraç edildi. Yetmedi; hem kendisi, hem ailesi, hem de kurtardığı o genç kız hâlâ tehdit edilmeye devam ediyor.
Peki, o palalarla saldıranlar? O gencecik kızı taciz edenler? İddialara göre onlar bugün dışarıda, hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyorlar.
Şimdi sormak gerek: Adalet, güçlünün yanında saf tutan bir mekanizma mıdır, yoksa mazlumun sığınağı mı?
26 Şubat: Sadece Bir Duruşma Değil, Bir Tercih Günü
Önümüzde kritik bir tarih var: 26 Şubat. O gün mahkeme salonunda sadece bir astsubay yargılanmayacak. O gün aslında şu soruların cevabı verilecek:
-
Bu ülkede bir kadına el uzatıldığında, başımızı çevirip gitmeli miyiz?
-
"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyerek korkaklığı erdem mi saymalıyız?
-
Kötülüğe karşı duranları, sistemin çarkları arasında ezip geçecek miyiz?
Bir askerin refleksi mesai saatiyle sınırlı değildir. Bir asker, emekli de olsa, sivil de olsa o koruma içgüdüsünü mezara kadar taşır. Tacize sessiz kalmayan bir askeri cezalandırmak, aslında topluma şu mesajı vermektir: "Görmeyin, duymayın, karışmayın!"
Biz Ne İstiyoruz?
Biz imtiyaz istemiyoruz. Biz "askerdir, ne yapsa yeridir" demiyoruz. Biz sadece meşru müdafaa hakkının, titizlikle ve nüfuz baskısından uzak bir şekilde incelenmesini istiyoruz. Saldırganların cüretinin kırılmasını, mağdurun ise yalnız olmadığını hissetmesini istiyoruz.
Unutmayın; bir toplumda adalete olan güven sarsılırsa, o toplumun temel direkleri çürür. Tacizciyi cesaretlendirip, kurtarıcıyı mahkûm etmek sadece bir kişiyi değil, hepimizi yaralar.
26 Şubat’ta adalet tecelli etsin. Çünkü biz lütuf değil, hakkaniyet bekliyoruz.
Kötülüğün kazandığı yerde sessiz kalanlar, o kötülüğün suç ortağıdır.
Cafer Topaç Köşe yazarı