Gazeteciliğin “Çay Bardağı” Misali ve Kaybolan Saygı

Gazeteciliğin “Çay Bardağı” Misali ve Kaybolan Saygı

ABONE OL
4 Mayıs 2026 10:39
Gazeteciliğin “Çay Bardağı” Misali ve Kaybolan Saygı
0

BEĞENDİM

ABONE OL
​Yıl 1992… Güneydoğu’da yükselen tansiyon, değişen kader çizgileri ve 20 yaşında, hayalleri cebinde pırıl pırıl bir genç olarak Mersin’e ilk adım atışım.
On kardeşli koca bir ailenin ferdi olarak, babamın emeklilik sonrası “Çocuklarımın başına bir şey gelmesin” kaygısıyla sığındığımız bu Akdeniz kenti, aslında benim mesleki doğumumun da başlangıcıydı.ü
​1994 yılında Mersin Sabah Gazetesi temsilcisi Şevket Coşkun’un yanında muhabirliğe başladığımda, gazeteciliğin sadece bir iş değil, bir bakış açısı olduğunu henüz bilmiyordum.
Şevket ağabeyi haber yazarken hayranlıkla izler, “Ağabey, bu kelimeleri nasıl bir araya getiriyorsun?” diye sorardım.
Bir gün bana bir çay bardağını işaret ederek hayatımın dersini verdi:
“Bak oğlum, şu çay bardağına baktığında sadece ne işe yaradığını değil, onunla ilgili on tane farklı haber yazabilecek bilgiye sahip olman lazım.
” Bu söz kulağıma küpe oldu; o günden sonra nereye baksam, gökyüzünden çöp kovasına kadar her şey benim için bir haber öznesine dönüştü.
​O yıllarda Mersin, toplumsal olayların kalbinin attığı bir yerdi.
Bizim derdimiz, burada yaşananları tüm Türkiye’ye duyurmaktı.
Peki, o haberler İstanbul’a nasıl ulaşırdı?
Şimdiki gibi bir tuşa basıp canlı yayına geçmek, internetten görüntü atmak hayaldi.
Ulusal kanallarda çalışan dostlarım iyi bilir; olay yerinde fotoğrafları çeker, videoları alır, hemen ofise koşardık.
Bilgisayar yok, internet yok…
Haberi daktiloda yazar, fotoğraf negatiflerini ve kasetleri bir zarfa koyardık.
​Sonra o zarfı, Mersin-Adana arası çalışan Askoç minibüslerine emanet ederdik.
Adana’daki muhabir arkadaşımız minibüsten zarfı alır, havaalanına yetiştirir ve İstanbul uçağına verirdi.
Gazete ve televizyon merkezine haberimiz böyle ulaşırdı.
Bir gün sonra o haberi TV’de, izlediğimizde veya gazetede gördüğümüzde dünyalar bizim olurdu.
Toplumsal olaylarda başımız yarıldı, gözümüz patladı ama o anı görüntüleyebilmenin verdiği mutluluk her şeye değerdi.
​Biz gazeteciliği masa başında değil, sırtımızda kamerayla sokaklarda, o tozun toprağın içinde pişerek öğrendik.
Şimdiki nesile bakıyorum; “kes-yapıştır”, link gönder, Facebook’tan canlı yayın aç…
Önüne gelen gazeteci olmuş.
O dönemlerin bir diğer kıymeti ise sarsılmaz bir saygı ve sevgi bağıydı.
Büyüklerimiz bizi şefkatle kucaklar, bizler de gördüğümüz her yerde saygımızı ceketimizin düğmesiyle birlikte iliklerdik.
​Bugün o birbirini kollayan, mesleki ahlakı her şeyin önünde tutan ruh ne yazık ki can çekişiyor.
Gazetecilik, o meşakkatli yollardan geçilerek yapıldığı zaman “gazetecilik”ti.
Başta beni bu mesleğe kazandıran üstadım Şevket Coşkun’a, o dönem cemiyet başkanlığımızı yapan meslek büyüklerime ve sokaklarda birlikte tozu toprağı yuttuğumuz tüm muhabir arkadaşlarıma sonsuz sevgi ve saygılarımı iletiyorum.
Sevgiyle kalın.
​Ahmet Oktay

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.


HIZLI YORUM YAP

300x250r
300x250r